top of page

Aristoteles Haklıydı: Arkadaşı Olmayan Yaşamasın (Ama Kazık Atan da Bir Zahmet Ölsün!)

  • Yazarın fotoğrafı: gizE.m
    gizE.m
  • 25 Nis
  • 3 dakikada okunur

“Kuvvetli Bağlar Hakkında Modern Yanılgı: Arkadaşlık Enflasyonu”


Sözüm dijital ortamdaki 2000’e yakın “arkadaş”ımın oluşturduğu kalabalık meclisten dışarı… Bir süredir üzerine hiç düşünmediğim “arkadaşlık” kavramı üzerine Feyyaz Yiğit ve Haluk Bilginer’in oynadığı “Yan Yana” filmini izledikten sonra derinlemesine düşüncelere daldım.

Bu düşüncelere daldım; çünkü filmdeki ikilinin birbirine mecbur hâlleri beni kelime kökenini yeniden düşünmeye sevk etti. Şu meşhur hikâyeden bahsediyorum: Eskiden Türkler cenk ederken sırtlarını(arkalarını) büyük kayalara, taşlara dayarlarmış ki arkalarından vurulmasınlar. İşte o kaya, o daş “arkadaş” olurmuş. Ne demiş Aristoteles? “Arkadaşı olmayan insan, yaşamak istemeyecektir”. Çağlar arası yolculuk yapsaydın, birbirinin arkasına daş olmayı bırak, birçok arkadaşın diğerinin boynuna taş bağlamak suretiyle, uçurumdan ittiğini görsen kaç profile hatrı sayılır sayıda like yapardın acaba üstat?


Yol Arkadaşlığı Miti

Hayat ironik. Benim gibi yolculuğa, yol arkadaşlığına inanmayı romantize eden insanların trajik hatası, yoldan çok yol arkadaşlarını önemsediğinde biraz çamura bulanıyor-muş.

Kutsal “yol arkadaşlığı miti”ne inanan herkes gibi, insan kendini bir şeylerin bedelini fazlasıyla öderken buluyor çünkü. Yan Yana filminin yabancı versiyonu The Intouchables’da da olduğu gibi zıtlıkların uyumunun bizi kanatlandırabileceğini düşünmek yanılgısıyla yaptığım son yolculukta, kirpilerin birbiriyle yaşamayı bulduğu doğru mesafeyi bulduğumuzu sanıyordum. Oysa mesafeyi doğru ayarlama yanılgısına kapıldığım o yerde, zararsız bulduğum diğer kirpi çoktan oklarını sırtıma saplamıştı bile. Victor Hugo’nun en kuvvetli bağlar görünmez olanlardır diye tanımladığı bağların, boynumuza o daşı bağlayıp bizi diplere atabilecek güçlü bir silah olduğunu öğrenmemle rüyamdan uyandım hâliyle.

Rüyamdan uyanmam iyi oldu, çünkü aynı araçta yol arkadaşımız sandığımız kişinin stepneyi çalarak başka bir araca binmesiyle gerçeklerle yüzleşiriz. Size önerim, yol arkadaşlığı mitini yol arkadaşınızdan daha fazla büyütmeyin. Gerçeklerin oku sarsılmaz sandığınız tüm zemini kaydırabilir çünkü. (Bunun iyi tarafı hâlâ var olan, kâh farkında olduğunuz, kâh olmadığınız, sapasağlam diğer dostlarınızın kıymetini görmek de olur ki kıymetli dostluklar bu yazının kapsama alanı dışında bir şükür konusudur.)


Yalnızlık Fetişizmi vs. Biz Birlikte Güçlüyüz İnancı

Her modern bireyin yalnız olduğunu kabul etmesinin neredeyse entelektüel zorunluluk sayıldığı dünyamızda niyeyse “sosyal”liğimize vurgu yapmayan neredeyse hiçbir alan kalmadı. Ne var ki bu sosyalleşme, içinde ne kadar bireyin yalnızlaştığı dijital çağlarda anlamını yarı yarıya yitirmiş görünse de, o sanal ağlar bile insanları bir şekilde birbirine bağlıyor. Birbiriyle güçlü veya birbirine rağmen çizilen tüm imajlar hep ötekine bir mesaj verme kaygısından ibaret. Arkadaşlık üzerinde çok durulmayan bir kavram. Dinimiz arkadaşlıktan ziyade kardeşliği önemser mesela. Homoerotik çağrışımlardan arındırılmış yakın arkadaşlığı düşünmek ise bir hayli çaba gerektirir. Yine de kim istemez ki arkasındaki bir sağlam daş? Birlikte daha güçlü olduğunu düşünen insanların en büyük yanılgısıdır herhalde bu gereksiz kudret. Zira modern dünya bize bir yandan “yalnızlık kutsaldır” derken, diğer yandan dijital ağlarla bizi ötekine prangalıyor. Herkesin birbirine “kardeşim” dediği ama kimsenin kimsenin arkasına daş olmadığı bir dünyadayız.

Yazınsal metinlerde Şems ile Mevlana gibi o “homoerotik” al metinli yakın arkadaşlıklar üzerine fikir yürütmek bile bir hayli yorucu. Çünkü bizim gerçeğimiz Akhillleus’un Patroklus için tuttuğu o epik değil de; Yan Yana filmindeki gibi, bir yandan hayatı yaşarken bir yandan “Eeee bu akşam ne yiyoruz?” diye sorması gibi bir absürt boşluk.

Daha iyi bir maaş için kıta bile değiştiren insan evlatlarından kaçı hayatındaki en önemli şeyin arkadaşlık olduğunu iddia edebilir? diye sormuş Mark Vernon bir yazısında. O yüzden arkamızdaki daş hayalini bile homoerotik çağrışımlardan bağımsız görebilmek zorunlu çaba gerektirir. Bana sorarsanız, modern zamanda arkanızı yaslamak yerine ona sahip çıkın; ki elinizde var olan arkanız da sizden gitmesin.


İnsanın Sınırı ya da Affetme Erdemi Üzerine Son Söz

Dijital ortamdaki 2000 küsur arkadaşıma insanın sınırını sorsam ne derler acaba? Mesela, meselenin kaç like aldığımız değil de filmdeki gibi sahiden yan yana durduğumuz kişi sayısı olduğu gerçeğiyle kaçı yüzleşebilir?

Neticede, bir kazın bir leylek gibi uçmaya çalışması kadar saçma bir çabayla kendime rağmen yine de söylemeliyim ki “insanın sınırı daima insan olarak kalacak”tır.

Oscar Wilde’ın meşhur kibirli cümlesi geliyor aklıma “Düşmanlarını her zaman affet, hiçbir şey onları bu kadar sinirlendiremez”. Affetmek Allah’a mahsustur diyen tarafımı susturduğumda diğer tarafım bu affetme eylemini daha stratejik okuyor. Zira arkamızdaki daşların bir dekor kartonundan ibaret olduğunu gördüğümüzde; asıl mesele o kartonu oraya koyanları değil, o kartonun gerçek bir kaya, sarsılmaz bir daş olduğuna inanıp sırtını yaslayan “kendimizi” affetmektir. Hak etmeyenlere verdiğimiz yüksek kredi notu yüzünden iflas eden kalbimiz için kendimizden bir özür borçluyuz.

Bence dijital ortamdaki arkadaş enflasyonumuzun crm datalarına dönüştüğü bir evrede ise telaşa mahal yok. Birlikte ama yalnızız. Ve asayiş berkemal. Birbirimize bakıp özgürce sorabiliriz:

“Eee, şimdi ne yapıyoruz? Hesabı yine ben mi ödüyorum?”

 
 
 

Yorumlar


  • Twitter Clean
  • Siyah LinkedIn Simge
bottom of page