ŞAŞIFELEK SHRINKING Kötülüğün Sıradanlığı vs. İyiliğin Reklamsızlığı
- gizE.m

- 30 May
- 4 dakikada okunur

Farkında mısınız kimse instagramda şahane anlarının arasına sıkıştırıp;
“Bugün ihtiyacı olmadığını söylese de birinin yanında oldum” veya
“Bugün verdiğim bir sözü tuttum.” (kendime ya da bir başkasına) veya
“Bugün hiç çıkarsız birine destek oldum” gibi şeyler yazmıyor.
Çünkü iyilik reklam değeri olan bir şey değildir, kimi bunu zaten ayıp bulduğu için yapmaz kimiyse kötülüğün sıradanlığı kadar dikkate almaz.
Geçenlerde Sapanca’da yürürken sıradan sohbetlerimizden birini yapıyorduk aslında. Bir süredir üzerinde uzun uzun düşünmeye, hatta üzülerek bir kısmını kimimizin deneyimlemeye fırsat bulduğu denge üzerine, en sıradan cümleler dökülüyordu ağzımızdan: “İnsanları ayıran şeyin artık iyilik ve kötülük olduğunu düşünüyorum” dedi Sevo, onu başımla onayladım. Bize bunu konuşturan, iyinin o saf gücü değil de kötülüğün bulaşıcılığı ve doğru yanlış demeden yayılma beceresiydi kuşkusuz.
Sapanca Gölü orada şiirsel bir şekilde dururken, şeffaf kanolardan gölün altında yüzen balıkları izlemek varken neydi şimdi bu muhabbet? Instagramda görünen storyden bağımsız gerçekleşen bir sohbet daha kuşkusuz. Kaşla göz arasında. Kendince derin, tavukların uçmaya çalışması kadar da gereksiz bir gerçeklik tespiti belki de. Üstelik Sapanca’nın ben de çağrıştırdığı onlarca dost, bir o kadar da kışkırtıcı anıyı daha içimde bir yerlerde fırsat bulup tamamen evcilleştirmemişken; üstüne hayatla ilgili bu “bilge” cümleleri onaylıyor olmam, toz pembe masallarımla arama mesafe koymaya başladığımı da gösteriyordu şüphesiz. Dinnnn dannnng…. İşte hayattayız!
Tam da bu nedenle iyi insanların olduğu diziler ve filmler izliyorum son zamanlarda. Bu cümle ilk bakışta saçma gelebilir. Çünkü iyi insanlarla ilgili diziler diye bir tür yok.
Mesela bir tarafta son gözdem Shrinking var. İnsanların birbirinin yarasına dokunduğu, bazen hata yaptığı, bazen saçmaladığı ama sonunda Yeditepe İstanbul'un mahalle sıcaklığını, İkinci Bahar'ın kırılgan iyiliğini ya da Süper Baba'nın bütün dağınıklığına rağmen insan kalabilen karakterlerini hatırlatan; birbirini insan olarak görmeye devam ettiği bir dünya.
Ayrıca Shrinking’i izlemeye değer kılan şey tam olarak bu değil. Dizide kimse kahraman değil mesela. Gaby’nin her şeyi şakaya vurduğu da var bir yerlerde sıkıştığı da. Paul mesela duygularını yarım santimden fazla aç(a)mıyor mesela. Jimmy devamlı hata yapabiliyor. Dizi bize al iyi insan budur demiyor; ama en azından iyi olabilmek üzerine mesai harcayan insanlık hallerini gösteriyor (ki buradaki iyi sadece kötünün karşıtı değil, “fine” anlamında da bir iyilik hoşluk barındırıyor). Belki de özlediğimiz şey tam olarak budur, insan olmak üzerine sahici bir şeyler görmek. Çünkü mesela yaşı 40’a yaklaşmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, Friends bize gençliği çok güzel anlattı. How I met Your Mother ile büyüdük. Shrinking ise tam olarak (Jason Segel detayı dahil) daha olgun bir evrede yaşama tutunmak üzerine güzel bir izlek. Kırıldıktan sonra dağılmamak üzerine…
Bu noktada diğer tarafa çok sevdiğim bir filmi koyuyorum yamuk bakan zihnimle: The Devil Wears Prada. Şeytan Marka Giyer. Orada da kimse kendini kötü insan olarak görmüyor. Miranda Priestly sabah kalkıp "Bugün kimi ezsem?" diye düşünmüyor. Emily bir diğerine kötülük planları yapmıyor, kendi davasında. Andy bile masumiyetini kariyer uğruna küçük taksitlerle satıyor.
Ve tam burada Hannah Arendt'in meşhur kavramı aklıma geliyor:
Kötülüğün sıradanlığı.
Çünkü gerçek hayatta kötülük çoğu zaman dramatik değildir. Siyah pelerinler giymez.
Karanlık odalarda planlar yapmaz. Yani, yapsa da biz onu yaparken fark etmeyiz. Çoğu zaman toplantıya yetişmeye çalışır, terfi almak ister, kendini olduğundan farklı hissetsinler diye insanları satın alma gayretine girer, gruba uyum sağlar, sessiz kalır ya da işine geldiği için başka tarafa bakar.
Aslında ilginç olan karşıtlık da burada başlıyor.
Bir yanda Şaşıfelek Çıkmazı gibi dünyanın hafif yamuk, hafif absürt ama hâlâ yaşanabilir olduğuna inanan hikâyeler var. İnsanlar kusurlu, dedikoducu, inatçı, hatta zaman zaman sinir bozucu ama yine de birbirlerinin cenazesine gider, hastalığında kapısını çalar, düğününde oynar. Kötülüğün sıradanlığı, bir tutam zehir kadar “saf”değildir.
İnsanların kusuru da, arayışı da, bulması ya da bulamaması da kendiyle ilgilidir.
Diğer yanda ise modern iş dünyasının, statü yarışının ve başarı kültünün steril koridorları. Kimse doğrudan kötü değil ama herkes biraz daha yukarı çıkmaya çalışırken bir başkasının üzerinden geçmeyi normalleştiriyor.
Belki de bu yüzden yıllar sonra bile Süper Baba'daki Fiko'yu, İkinci Bahar'daki Ali Haydar'ı ya da Yeditepe İstanbul'un kırık dökük karakterlerini hatırlıyoruz.
Çünkü onlar bize mükemmel insanları değil, iyi olmaya çalışan insanları gösteriyordu.
Arada saçmalayan, yanlış karar veren, hatta bazen komik derecede hatalı davranan insanları.
Biraz yamuk bakalım:
Belki de felsefe kitaplarıyla mahalle dizileri aynı soruyu soruyor.
İnsan nedir?
Ve daha önemlisi, insan insana ne borçludur?
Arendt bu soruya bürokrasinin içinden bakıyor.
Shrinking terapinin içinden.
Şaşıfelek Çıkmazı ise apartman boşluğundan, balkon sohbetlerinden ve mahalle dedikodusundan.
Sonuçta hepsi aynı yere çıkıyor olabilir.
Hayatın en büyük hayal kırıklığı insanların kötü olduğunu fark etmek değil.
Kötülüğün çoğu zaman gündelik, makul ve hatta sosyal olarak ödüllendirilen bir davranış biçimi olduğunu fark etmek.
Ama son zamanlarda başka bir şey daha dikkatimi çekiyor:
İyiliğin reklamsızlığı.
Çünkü kötülüğün bir halkla ilişkiler departmanı var. Hızla yayılıyor.
Konuşuluyor.
Paylaşılıyor.
Hatırlanıyor.
İyilik ise çoğu zaman sessiz çalışıyor.
Kimse verdiği sözü tuttuğu için övgü almıyor.
Bir dostunun yanında kaldığı için kimse manşet olmuyor.
Çıkarı olmadığı hâlde destek olduğu için ödüllendirilmiyor.
Veya kötüye aynı yerden cevap vermediği için kimseye övgüler yağdırılmıyor.
Belki de bu yüzden iyilik bazen olduğundan daha azmış gibi görünüyor.
Oysa hayatı ayakta tutan şey çoğu zaman büyük kahramanlıklar değil.
Bazen bir telefon açmak...
Bazen bir sofraya bir sandalye daha eklemek...
Bazen birinin kusuruna rağmen yanında kalmak...
Büyük ihtimalle dünya ne tamamen Shrinking kadar şefkatli ne de The Devil Wears Prada kadar acımasız.
Daha çok Şaşıfelek Çıkmazı gibi.
Biraz dağınık, biraz komik, biraz trajik.
Ve herkesin birbirine mecbur olduğu kadar birbirinden şikâyet ettiği bir yer.
Belki de mesele iyi insanların azalmış olması değildir.
Sadece kötülüğün daha iyi bir pazarlama ekibi vardır.
Ben yine de iyi insan hikayelerini izlemeye devam edeceğim; iyi insanların var olduğunu hatırladıktan sonra da çayımı yudumlamak istiyorum denize karşı… Hannah Arendt tam yanı başımda oturuyor üstelik; birimizin kötülüğün sıradanlığını tespit ederken; ötekinin ona başka türlüsü de mümkün demesi gerekiyor diye düşünüyorum. Unutmadan… Bilerek.
Ama ısrar ve inatla…
Önemsiz Not:
Paul haklısın “Fuck Parkinsons!”
Not: Bence Parkinson = kötülüğün sıradanlığı.





Yorumlar